Evrim Kuran
|
Eskinin “markacı” gençliği, şimdi de “işveren markacı” olmasın mı? Bu da nereden çıktı demeyin. Onyıllardır bildiğimiz ve üzerine titrediğimiz bir tane marka vardı, o da tüketici markası...
Binlerce araştırma, milyonlarca lira yatırım yaptık tüketici markamız için. Tüketicinin marka kişiliği ile kendi kişiliği arasındaki uyuma ne denli önem verdiğini gördüğümüzde ise heyecanımız, coşkumuz arttı. Daha da çok çalıştık o hisse katkıda bulunmak için...
İç müşteriler
Peki kimdi bu tüketici? Bir diğer deyişle müşteri. Bence en uygun deyişle
“dış müşteri”...
Bugün ve ilk fırsatta kendimizi uyumlamamız gereken bir
başka markalama dönemindeyiz. Bu dönemin orijininde ise “iç müşteri” duruyor.
Organizasyonlarda artan şekilde görev almaya başlayan ve gitgide liderlik
rollerinde görmeye alışacağımız Y Kuşağı’nın derin etkisi ile birlikte markamızı
artık sadece dış müşterinin (tüketicinin) kişiliğiye uyumlamaya çalışmayacağız.
Bugünün öngörülü şirketlerin en önemli gündem maddelerinden biri –fikrimce-
markalarının öncelikle iç müşterinin (çalışanın) kişiliği ve deneyimleriyle
uyumlanmasını sağlamak olmalı. İşte buna “İşveren Markası” olmak diyoruz.
İşveren markası: Rezonans
İşveren Markası’nı tek kelimeyle özetlemem
istense REZONANS derim. Yani yankılanmak; belli bir frekansta titreşmek eylemini
hatırlarım. Dilerseniz buna çocukluğumuza dair bir örnek verelim: Kendinizi
salıncak sallarken düşünün. O salıncağı daha da yükseğe eriştirebilmek için
belli bir tempoda itmeniz gerekir. Tempolu itme sağlamadığınız takdirde çok
fazla güç sarfetseniz dahi salıncağı daha yükseğe eriştiremezseniz çünkü
salıncağın eylemsizlik halinden ötürü zorla verilmek istenen kuvvet ne kadar
hızlıysa, salıncak o ölçüde direnir. Siz de gereksiz yere yorgun düşersiniz!
İtme ritmini eylemsizlikten etkilenmeyecek şekilde yavaşlattığımızda ise
kendimizi çok rahat hissederiz ve çok fazla çaba harcamadan salıncağı yükseğe
iteriz. İşte bu bize rezonansın yakalandığını gösterir.
Rezonans sağlamak...
İyi ama ne ilgisi var şimdi salıncakla, eylemsizlikle, itmeyle tüm bunların?
Aslında hiç de uzak değil. İş yaşamı da diğer tüm yükümlüklerimiz gibi salıncağı andırmıyor mu? Amacımız o salıncağı daha da ileri itmek değil mi? Ve bazen çok fazla çaba sarfettiğimiz halde salıncağı yükseltemediğimizi ve boşuna yorulduğumuzu hissetmiyor muyuz? Tam da bu noktada rezonans imdadımıza yetişebilir... Rezonans sağlanması için birden fazla kuvvetin belli frekansta titreşmesi gerekir demiştik. İş yaşamında rezonans sağlayabilmek için, tüketici markası ekseninde dış müşteriye önerilen değer ile “işveren markası” adıyla iç müşteriye sunulan deneyimin belli frekansta titreşmesinin, uyumlanmasının özellikle yeni nesil çalışanları çekmek ve tutmak için anahtar nokta olduğunu düşünüyorum.
Peki ama nasıl?
Güçlü bir işveren markası sayesinde potansiyel yeteneklerin gözünde organizasyonel çekiciligˆinizi güçlendirebilir, şirketinizi bir cazibe merkezi haline getirebilir ve gerçekten ulaşmak istediğiniz kitleye erişiminizi hızlandırabilirsiniz.
Daha yüksek çalışan bağlılığı ve daha düşük devir oranlarına erişmek gündeminizde ise, işveren markanız sizi bu hedefe en güvenli ve öngörülebilir şekilde taşıyacak, ölçülebilir bir araçtır. Etkin bir işveren markası mevcut çalıs¸anlarınızın olumlu çalıs¸an deneyimleri yas¸amalarına katkıda bulunur.
Üzerinde titizlikle çalışılmış bir işveren markasının organizasyonel iklime yansıması ile, salt bugünün ve yarının çalışanlarına keyifli bir iş deneyimi yaşatmakla kalmaz, aynı zamanda önceki çalışanlarınız için de marka elçisi kimliğinin sürdürülebilirliğini sağlayabilirsiniz.
Rezonansı hatırlayın!
İşveren markanıza sahip çıkın!
Salıncağı en
yükseğe daha rahat ulaştırın!
Kaynak: yenibiris.com
Yazar : Evrim kuran
|
|
||